Doç. Dr. Özgür Yılmaz: “1848’deki kolera salgınından hareketle İstanbul’un kozmopolit yapısı çözülebilir”

“Koleranın zenginlerin kapısını çalarken yoksullarınkine uğramadığını gördük

Samsun Üniversitesi Düşünce ve Sanat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi son dönemde Çin’de ortaya çıkan koronavirüs salgını nedeniyle yeniden gündeme gelen salgın hastalıklar konusu vesilesiyle 2019 yılında çıkan “İstanbul’da Kolera: 1848 Salgını Üzerine Bir İnceleme” adlı eseri konuşmak üzere kitabın tercüme ve editörlüğünü üstlenen Samsun Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Yılmaz’ı ağırladı.

‘Öteki Buluşmalar’ dizisi kapsamında 19 Şubat Çarşamba günü gerçekleşen “İstanbul’da Kolera: Bir Hekimin Güncesi” başlıklı sunumda, Özgür Yılmaz öncelikle salgın hastalıkların tarihçesini anlattı. Orta Çağ’da Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgınının etkilerini ve dönem içerisinde algılanış biçimlerini aktaran ve ardından endemi, epidemi ve pandemi gibi tıbbi terimleri açıklayan Yılmaz, 19. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan kolera salgınının yüzyıl boyunca yayılış öyküsünü aktardı. Tarihsel bağlamı böylece ortaya koyan Yılmaz, ardından Fransız hekim Marie-Pierre Verrollot’nun İstanbul’da 1848 yılında kolera salgını üzerine yaptığı ampirik araştırmayı özetledi.

“Verrollot’nun hastalığı anlama çabasının tamamı İstanbul’u tanıma çabasıdır”

Verrollot’nun İstanbul’daki salgını tarif etmeden önce İstanbul’u tanımanın gerekliliği düşüncesini vurgulayan Yılmaz, kitabın ilk bölümünde İstanbul’un topografyası, iklimi, sıhhi yapısı, hâkim olan hastalıklar, şehir nüfusunun yapısı ve sayısı, ölüm oranlarının cemaatlere ve cinsiyete göre dağılımı, halkın yeme-içme ve diğer alışkanlıkları ile ilgili konuların geniş ölçüde ele alındığını ve böylece hastalığın ortaya çıktığı yerel koşulların doğru bir şekilde ortaya koyulmaya çalışıldığını ifade etti. Fransız hekimin resmi görevlilerden elde ettiği ölüm istatistiklerini kullanarak İstanbul’da mukim olan nüfusun halk sağlığı açısından durumunu ele aldığını belirten Yılmaz, çalışmanın istatistiksel verilerinin dönemin İstanbul’unda toplumsal yapı, kültür ve statü farklılıklarını anlamada birtakım önemli ipuçları içerdiğini vurguladı. Bu bağlamda sosyo-ekonomik durumu ve toplumsal statüsü düşük olan Müslümanların ve gayrimüslim cemaatlerin hijyenik açıdan oldukça kötü, denize yakın, alçak ve nemli bölgelerde, yüksek statüye sahip Müslümanların ise sağlıklı olduğu bilinen, havanın temiz ve alanın geniş olduğu yüksek bölgelerde yaşadıkları aktarıldı.

“Reaya hanelerinde hastalığın bulaştığı zavallılar genellikle aileleri tarafından terk ediliyordu”

İstanbul’daki çeşitli cemaatlerin hastalık karşısındaki tutum ve davranışlarına ilişkin Verrollot’nun gözlemlerini aktaran Yılmaz, Fransız hekimin hastalara yaklaşım konusunda Müslümanları gayrimüslimlere göre daha insancıl ve merhametli bulduğunu belirterek hekimin kendi gözlemlerine dayanan tanıklığını dinleyicilere aktardı: “Müslüman hanelerinde hastanın etrafında toplanmış, düşünceli bakışlarla sessizce çektiği açıları seyreden veya telkin edici sözlerle onları rahatlamaya çalışan ebeveynlerini görüyorduk. Reaya hanelerinde ise hastalığın bulaştığı bu zavallılar genellikle aileleri tarafından terk ediliyordu, kan bağı ortadan kalkmıştı. Anneler çocuklarını, oğlu babasını, eşi kocasını terk etti. Ne üzücü bir manzara! Hristiyan demeyi hak etmeyen bazıları bu dönemde dinlerinin tavsiye ettiği en kutsal görevi, merhameti unutmuşlardı. Cesareti olmadığı gibi kalbi de olmayan bu kimselerden utanç duyuyoruz. Bir kez daha kendilerine sunulmuş olan yardımı geri çevirme inatçılığını gösteren Müslümandan şikâyet ediyoruz; ancak o en azından bu dünyayı sakin ve dostlarının refakatinde terk etti. Reaya ise aksine ailesi tarafından terk edilmiş bir halde ve en az hastalık kadar çaresizlik içinde hastalığa yenik düşmüştür. Müslüman ve reaya arasındaki bu farklı ruh halinin her iki toplumda görülen ölüm oranlarında yukarıda bahsetmiş olduğumuzdan daha fazla olduğunu düşünmekteyiz.”

“Hastalık, açıklanamayacak kadar çok tuhaflık sergilemiştir”

Kitabın sonuç kısmında Fransız hekimin istatistiksel veriler sonucunda ortaya koyduğu analizlerin kolera salgınına neden olan unsuru anlamak açısından yetersiz olduğunu itiraf ettiğini belirten Yılmaz, Verrollot’nun bu unsurların ikincil mahiyete sahip olduğunu zira bu unsurların her zaman salgını ortaya çıkarmadığı sonucuna ulaştığını ifade etti. Bu bağlamda Fransız hekimin hastalığın bilinmez gizemlerine ilişkin çarpıcı ifadelerini dinleyicilerle paylaştı: “Hastalık, açıklanamayacak kadar çok tuhaflık sergilemiştir. Salgının, en sağlıksız mahalleleri, en yoksul, fakir ve ölçüsüz kesimleri tercih ettiği doğrudur; ancak tecrübelerimizin bize gösterdiğinin aksine hastalık buralarda çok büyük bir yıkım yapmamıştır. Pek çok kez koleranın pislik ve çerçöp içinde yaşayan insanların arasında düzenli bir yaşamı olan bir zanaatkârı etkilediğine şahit olduk. Yine pek çok kez ayyaş bir kadının koleraya daha çok maruz kaldığına da tanık olduk. Yine koleranın zenginlerin kapısını çalarken yoksullarınkine uğramadığını gördük. Bu tür olaylar elbette istisnaları oluşturmaktadır; lakin bu istisnalar koleranın yapısını incelemeye çalışanların dikkate almalarını gerektirecek kadar fazladır.

Yılmaz, eserin sonuç kısmında Verrollot’nun hastalığın kaynağına dair dönemin tıp dünyasındaki yaygın iki teorisi arasından tüm bulguların hastalığın kaynağının “mikroskobik bir canlı” olduğu tezini doğruladığına işaret ettiğini belirtir. Bu teoriye göre kolera; havada yaşanan, zehirli ve kanatlı mikroskobik bir canlı vasıtasıyla insan organizmasına girerek ani bir zehirlenmeye neden olan bir hastalıktır. Ancak bu teoriler zamanla geçerliliğini yitirecek ve koleranın su ile bulaşan bir hastalık olduğu ortaya konacaktır. Sonuç olarak Fransız hekimin 1849 yılında yaptığı araştırmanın hem dönemin tıp dünyasının koleranın kaynağı konusundaki arayışlarını gözler önüne serdiği hem de İstanbul’un kozmopolit yapısı çerçevesinde farklı cemaatlerin coğrafi dağılışı, sosyo-ekonomik durumları ve ölümle kurdukları ilişki hakkında önemli ipuçları sunduğu söylenebilir.